10 Ocak 2010 Pazar

JESUS' UN ŞİFRESİ- 2

Kuramsal yazar gülümseme ile kahkaha arası biçimde güldü:
- Jesus’un bir kadın olabileceğini hiç düşünmedin değil mi!
Köşe yazarı kahkaha attıracak bir açıklama beklerken, bu yanıta kahkaha mı atsın, kahkaha atar gibi şaşsın mı bilemedi o an ve bu yanıt karşısında, somurtma ile kahkaha arasındaki ayrımın büyüklüğü denli bir şaşkınlık içine girdi: ‘’ Hem Jesus yaşamadı diyorsun, hem de Jesus kadın olabilir diyorsun. Anlamadım gitti! Ama biliyorum ki sen kanıtın ya da kanıta götürebilecek izlerin olmasa bir şeyler ileri sürmezsin. Bu konudaki desteklerin, izlerin neler? Yani Mona Lisa ile gerçekte Da Vinci, Jesus’u mu çizmek istedi?’’
Dışarıda metre metre kar yağıyordu ama bu, dikey olarak değil uzunluk olarak metreydi, çünkü metre illa bir yükseklik ölçüsü değil uzunluk ölçüsüdür de!
Kuramsal yazar, ekledi:
-Doğal ki böyle şeyler var. Şöyle düşün; rüyalar var mıdır, yok mudur? Rüyalar hem vardır hem yoktur. Rüyalara yok diyemeyiz ama var da diyemeyiz. Yani burada beynimizin mutlak (salt) varlığının göreceliğini (izafiyetliliğini) geliştirmek, ilerletmek zorundayız. Bilirsin gerçeklik denizine ulaşma olasılığı ve olanağı olmayan masallar yazmayı sevmem. Bence Jesus, kadındı ve Yahudilerin Jesus’a düşmanlığı; engizisyonun kadınlara düşmanlığı bu yüzdendi. Ve Da Vinci bence, Mona Lisa ile Jesus’u çizmek istedi. Yani Da Vinci’ye göre Jesus, Mona Liza’ya benziyordu.
Köşe yazarı, büyük bir ilgiyle sordu:
-Peki, Muhammed bunu biliyor muydu?
Kuramsal yazar, düşünmesini yoğunlaştırarak konuştu:
-Bildiğini düşünüyor mu yani düşünüyorum, ama doğal ki Mona Liza’ya değil! Jesus’un bir kadın olduğunu bildiğine yani bildiğini düşünüyorum yalnısca yani yalnızca.; üstelik Muhammed ‘’ Peygamberler her bildiklerini açıklayamazlar, dedi… Doğal ki bu şu an için, benim bir kuramım yalnızca. Yani kimse inanmak zorunda değil. Ben kuramsal yazarım, her şeyi araştırmak zorundayım. Ve kuramım yanlış çıkarsa da bunu insanca benimserim. Kuramım illa doğrudur diye bir saplantım olmaz yani hiçbir konuda. Bin çiçek açsın, bin kuram yarışsın; bir ülke de bu ülke de ancak böyle bilimselleşir, insancalaşır ve huygarlaşır yani uygarlaşır.
-‘’Dilin dönüyor diliiinnn,’’ dedi gazeteci, gülerek…
-‘’Tek dönen şeyim dilim olsa keşke’’, dedi kuramsal yazar, tatlı yüzüne bakarak gazetecinin, hınzırca… Sonbahar hiç böyle güzel olmamıştır…

Kar ne denli soğuksa, içerisi de o denli sıcaktı. Bazı kadınlar elmasa benzerler, yalnızca dışları güzeldir. Bu gazeteci kadının ise ruhunun engin güzelliği, dışını iyice güzel yapıyordu. O bir kitap gibiydi, dışından çok içi çok güzeldi.

Sabaha kadar seviştiler. Evlenmek onurlu bir şey ise, nikah memurunun gözlerine, diline; bir kağıt şirketinin kağıdına ve bir kalem şirketinin kalemine gereksinimleri yoktu. Onları evlendirecek olan, hukuk değil onur ve sevdaydı. Adem ile Havva’yı belediye mi evlendirmişti, merhamet mi? Kuşkusuz ki Adem ile Havva’nın evliliğini, Yaratıcı’nın öfkesi ve cezası da yıkamamıştı. Gerçek sevda ve gerçek evlilik böyle bir şey olsa gerek… Yani Tanrı yaratır ama Tanrı’ya karşıdır !

Evet, dışarıda metre metre kar yağıyordu. Ama yükseklik olarak değil uzunluk olarak! Doğal ki metre yalnızca yükseklik ölçüsü değil uzunluk ölçüsüdür de!

Kadının gözlerindeki ışık yumuşak, geniş ve derin; erkeğin gözlerindeki ışık katı, dar ve keskindi… Elması ancak daha sert ve dar bir şey kesebilirdi. Metreyle ölçülemeyen tek şey felsefedir.

(Bu kısa öykü; ‘’Jesus’un şifresi’’ adlı uzun öykümden kısaltılmıştır.)

Necdet Gürçiftçi
2010-ocak

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder